TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ
21/6/2009 Kategori : Yazilarim
TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ
Türk vatanı sarsılıyor…
Yer yarılıyor sanki…
Taş üstünde taş kalmıyor.
Bütün binalar yerle bir oluyor.
Bir tek insan kalmıyor görünürde; herkes binaların altında.
Bütün dünyanın gözü Türk ilinde.
Aradan bir gün geçmeden bir sürü yardım(!) ekibi geliyor yabancı diyarlardan; Türk’e yardım edecekler. Ama görüyorlar ki Türk ili viran olmuş. Bir tek canlı izi yok. Derken bir ses işitiliyor harabelerin arasından. “Yardım edin!” diye bağırıyor bir genç bütün gücüyle… Kurtarma ekipleri hemen harekete geçiyor ve çıkarıyorlar genci. Yüzü gözü toz içinde, korkudan benzi atmış… Yorgun ve bitkin düşen genç adam, dillerini anlamadığı insanları da karşısında görünce iyice telaşlanmış olacak ki oracıkta bayılıveriyor.
(…)
Gözlerini açtığında koluna serum takılı bir hâlde hastanede buluyor kendini. Karşısındaki duvarda bir bez parçası var; üzerinde kızıl bir haç işareti. Bir şeyler anımsatıyor sanki ona; ama hatırlayamıyor bir türlü. Hafızası dumura uğramış garibimin. Sanki yeryüzü değil de, beyni sarsılmış gibi. Hiçbir şey hatırlayamıyor.
Uyandığını gören hemşireler doktoru çağırıyorlar. Güler yüzlü bir doktor giriyor odaya ve bir şeyler söylüyor; ama genç adam anlamıyor bu insanların dilinden. Genç adam hafızasını zorlarken koluna vurulan iğneden olsa gerek birden irkiliyor ve “Allah!” diye bağırıyor. Odadaki herkes gözlerini fal taşı gibi açmış, ona bakıyor. Bu, harabelerin arasından kurtulduğundan beri dudaklarından dökülen ilk söz oluyor.
Ağzından çıkan o ilk ve tek sözcüğü uyuyana dek hiç durmadan tekrarlıyor: “Allah… Allah…” O gece rüyasında da duyuyor bu esrarlı sözü. Hiç durmadan “Allah u ekber” sesleri geliyor kulağına. Etrafında bir sürü insan var. Aralarından ak sakallı, çekik gözlü, kafası börklü bir adam çağırıyor genç adamı yanına. Gözlerini gözlerine dikip, çelikten zırhları bile delecek kadar keskin bakışlarıyla “Müslümansın, Türksün, ismin Mete, dilin Türkçedir.” diyor. Defalarca tekrarlıyor bu sözü: “Müslümansın, Türksün, ismin Mete, dilin Türkçedir.”
(…)
Uyandığında etrafında yine aynı insanlar. Ak sakallı dedeyi arıyor gözleri; ama bulamıyor. Anlıyor ki gördükleri rüyaymış. Derken o ihtiyarın söylediği sözler geliyor aklına ve aniden yatağından doğrulup bağırmaya başlıyor: “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir!” Doktor bir anda hiddetle gözlerini açıyor ve “Sus! Sen ne Müslümansın, ne de Türksün!” diye karşılık veriyor. Mete şaşırıyor. Meğer doktor Türkçe biliyormuş. Peki, niye o güne kadar konuşmamıştı kendisiyle, niye hep anlamadığı bir dille konuşmuştu? Bunları düşünürken ilaçların da etkisiyle yine dalıp gidiyor.
İlk gün gördüğü rüyayı bir daha görmüyor; ama her gün unutmaktan korkarmışçasına aynı sözleri tekrarlamaya devam ediyor: “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir.” Doktor hiç tepki vermiyor artık. Her gün bir diğerinden farksız bir şekilde geçiyor. Aynı sözler, aynı kişiler, aynı tepkiler…
Günler sonra Mete hastaneden çıkıyor. Kendisine hiç benzemeyen iki kişiyi anne ve babası olarak tanıtıyorlar. Konuştukları dilden hiçbir şey anlamıyor yine. İçindeki ses “Hayır, bunlar senin annen baban değil.” diyor; ama hafızası suskun. “Peki, o zaman benim annem babam kim, şimdi neredeler?” diye soruyor içindeki sese. Cevap alamıyor. Sarılıyor karşısındaki insanlara isteksizcesine. Derken kadının, kendisine “Michael!” diye seslenmesi dikkatini çekiyor. “İşte” diyor, “İşte bu doğru değil!” “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir.” diye haykırıyor karşısındaki insanlara. Onlar da hastanedeki doktor gibi kendi dilini bilmelerine rağmen bunu gizlemiş olacaklar ki; “hayır, sen Hıristiyansın, İngilizsin, ismin Michael, dilin İngilizcedir.” diyorlar.
(…)
Mete, rüyasını unutmaktan çok korkuyor. Her gün “Hıristiyansın, İngilizsin, ismin Michael, dilin İngilizcedir” sözlerini duymaktan sıkılmaya başlıyor. İnatla o ilk rüyadan beri tekrarladığı sözleri tekrarlıyor.
(…)
Bir gün annesinin boynundaki haç kolyesine bakarken, harabelerin altından çıktığı ilk gün aklına geliyor. Sözde anne ve babasına: “Beni yıkılan evimize götürün.” diyor. Bulunmasının çok zor olduğunu söyleseler de ısrarla gitmek istiyor.
Ailecek (!) Türk iline gidiyorlar. Harabelerin arasında evlerini ararlarken etraftaki bazı yazılar dikkatini çekiyor. Muhtemelen oradaki işyerlerinin tabelaları… Hepsi toz içinde… Eğilip bir tanesinin üstünü siliyor, ama anlamını bilmediği bir kelimeyle karşılaşıyor. Ardından bir tane daha, bir tane daha… Görüyor ki tabelaların arasında bir tek Türkçe isim yok. Hepsi İngilizce. O güne kadar ısrarla “Türk’üm, dilim Türkçedir.” diyen Mete’nin aklına ilk şüphe tohumu işte oracıkta düşüyor. “Yoksa gerçekten İngiliz miyim?” diye soruyor kendi kendine.
Fikir sancıları çekiyor. “Madem İngiliz’im, neden İngilizce değil de Türkçe biliyorum.” diye soruyor sözde anne ve babasına. Onlar da bir zamanlar kendisinin Türk arkadaşlar edindiğini, onlardan Türkçe öğrendiğini, sarsıntının etkisiyle kendi dilini unutup o dilin hatırında kaldığını söylüyorlar. İnanası gelmiyor; ama inanacak başka bir şey de bulamıyor. Rüyasında gördüğü ihtiyar adamı da unutuyor artık. Dili konusunda sözde anne babasına inanan Mete, dininin Hıristiyanlık olduğuna da inanıyor.
“Hıristiyan’ım, İngiliz’im, ismim Michael, dilim İngilizcedir.” diyor. Yaşayan son Türk’ün adı da viran olmuş vatanıyla birlikte yeryüzünden böylece siliniyor.
Arslan KURTALP



