HOCALI KATLİAMI ! DAĞLIK KARABAĞ

16/10/2009 Kategori : Yazilarim

Yorum (yok)



1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

ÜLKÜ GÜLÜMDÜNÜZ SİZ BENİM

25/6/2009 Kategori : Yazilarim

Yorum (yok)

        

ÜLKÜ GÜLÜMDÜNÜZ SİZ BENİM


Baharında hazanı yaşayan, tomurcukları açarken kopartılan ülkü gülleri sizi hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım, unutturmayacağım!...

Yıllar vardı o kara yıllar... o yıllar aldı götürdü bizleri onlardan... sevdalıydılar onlar gökteki al bayrağa... sevdalıydılar türke... sevdalıydılar delice türkün cevheri aslisine... ne bu dünyada bir gün yüzü gördüler ne diledikleri gibi yaşayabildiler gönüllerinde turan sevdası dolanıp durdular kısacık ömürlerinde hayatının baharını soldurmaya değecek kadar...

Emsalleri sokaklarda ellerinde kırmızı gül dağıtırken önüne gelen sözüm ona aşıklarına sevdalılarına... onlarda severdi onlarda insandı onların da yüreği vardı yalnız ne onlar kimileri gibi kırmızı gülün sarı gülün ve beyaz gülün anlamını öğrenecek kadar ne romantik aşık ne de zamanları vardı... ocakları tütecek bayrakları dalgalanacaktı... bayrak kan ister solmamak için kan isterdi onlarda canlarıyla damarlarındaki kanlarıyla suladılar al bayrağı... göğü yırtarak düşman çatlatarak dalgalansın diye... kimi üniversiteliydi. kampüslerde derslere giremez olmuştu hakkı savunduğu için hakkın mücadelesini verdiği için, kimi vatansıza vatan dedirtmek için çıkmıştı sokaklara... mertlerin talihi namert olurdu... onların talihi yalnız hiç mert olmayı bilemedi... iftiralardan eyyamcıların oyunlarından mücadeleyle geçti ömürleri.... hayatının baharındaydı onlar... daha bıyıkları terlememişti bir çoğunun... onlar bu hareketin solmayacak gülleri kutup yıldızlarımızdır... sizi unutmaya kalkan namertler utansın... kanın üzerinde oturulmayacağını kanın üzerinden pazarlık yapılmayacağını bilsinler...

Yetmişli yıllar... o kuşak var ya gülmeyi mutlu olmayı öğrenemeyen kuşak... şimdi erkek-ürkek tartışmaları yapanların yatakların altından çıkamadıkları pencereden dışarı bakamadıkları anarşistler var dedikleri dönemde kendilerini siper eden öz vatanlarının sokaklarında yürürken kızıl namlularla kara toprağa düşen can veren yiğitler gamze namzetiyle hareket eden yiğitler size ne kadar destan yazılsa azdır.. hareketin delikanlısı tabir edilen ülkü ocakları genel başkan yardımcımız olan bir Yusuf soylu olan anlattığımız destanın baş kahramanlarından günümüzün yaşayan kahramanlarından Alişan Satılmış'ın deyimiyle ateşle oynayan çocuklar; kimse sizin kadar cesur olamazdı...

Ülkede anarşi bitsin diyerek harekete geçenler gerçek yüzlerini belli ettiklerinde daha kana doymadıkları belliydi... karıştır barıştır dediler hücrelerde önce ezdiler ama nafile ülkücünün derisini yüzsen yüzüne güler, elektrikler c-5'ler derken denge unsuru gördükleri hayatının baharında ülkü güllerini soldurmak için soyundular bu defa... tarih onları dokuz yiğit dokuz can diye yazdı.  önce Mustafa Pehlivanoğlu yürüdü yağlı ilmiğe... o yağlı ilmiğe yürürken o dimdik onu götürenler tir tir titrediler... Ali Bülent Orkan dı o  çilelerle sınadılar daha sonra bunun akli dengesi bozuldu dediler ilaç doktor derken kendine gelince tamam dediler kana doymayan gözler astılar darağaçlarında Fikri Arıkan, Cevdet Karakaş, Cengiz Baktemur, Ahmet Kerse ve  kana doymayan eller artık çift asalım dediler Manisa ülkü ocaklı iki genç Yusuf soyluya taktılar yaftayı Halil Esendağ ve Selçuk Duracık'tı onlar. ayrılmaz iki arkadaş yağlı ilmiğe bile beraber yürüdüler... son olarak İsmet Şahin'e kıydılar.. devletin askerine kurşun sıktı (!) diye aslı astarı olmayan iftiralar yüzüne...

Son sözümdür sizlere ülkücünün kıymetini bilmeyen beyler tarih baharında solan ülkü güllerini gül bahçemizin erlerini elbet alkışlar... ya sizler... ülkücünün kanına giren beyler... hesabınız bu dünyada sorulmazsa elbet öbür dünyada sorulur...

NE MUTLU BİR ÖMRÜ BİR KUTLU SEVDAYA ADAYANLARA VE YOLUNDAN DÖNMEYENLERE!...

Sizin soyunuzdan sizin mayanızdan...

Çağatay HAKAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ

21/6/2009 Kategori : Yazilarim

Yorum (yok)

TÜRK'ÜN ÖLÜMÜ



Türk vatanı sarsılıyor…

Yer yarılıyor sanki…
Taş üstünde taş kalmıyor.
Bütün binalar yerle bir oluyor.
Bir tek insan kalmıyor görünürde; herkes binaların altında.
Bütün dünyanın gözü Türk ilinde.

Aradan bir gün geçmeden bir sürü yardım(!) ekibi geliyor yabancı diyarlardan; Türk’e yardım edecekler. Ama görüyorlar ki Türk ili viran olmuş. Bir tek canlı izi yok. Derken bir ses işitiliyor harabelerin arasından. “Yardım edin!” diye bağırıyor bir genç bütün gücüyle… Kurtarma ekipleri hemen harekete geçiyor ve çıkarıyorlar genci. Yüzü gözü toz içinde, korkudan benzi atmış… Yorgun ve bitkin düşen genç adam, dillerini anlamadığı insanları da karşısında görünce iyice telaşlanmış olacak ki oracıkta bayılıveriyor.

(…)

Gözlerini açtığında koluna serum takılı bir hâlde hastanede buluyor kendini. Karşısındaki duvarda bir bez parçası var; üzerinde kızıl bir haç işareti. Bir şeyler anımsatıyor sanki ona; ama hatırlayamıyor bir türlü. Hafızası dumura uğramış garibimin. Sanki yeryüzü değil de, beyni sarsılmış gibi. Hiçbir şey hatırlayamıyor.

Uyandığını gören hemşireler doktoru çağırıyorlar. Güler yüzlü bir doktor giriyor odaya ve bir şeyler söylüyor; ama genç adam anlamıyor bu insanların dilinden. Genç adam hafızasını zorlarken koluna vurulan iğneden olsa gerek birden irkiliyor ve “Allah!” diye bağırıyor. Odadaki herkes gözlerini fal taşı gibi açmış, ona bakıyor. Bu, harabelerin arasından kurtulduğundan beri dudaklarından dökülen ilk söz oluyor.

Ağzından çıkan o ilk ve tek sözcüğü uyuyana dek hiç durmadan tekrarlıyor: “Allah… Allah…” O gece rüyasında da duyuyor bu esrarlı sözü. Hiç durmadan “Allah u ekber” sesleri geliyor kulağına. Etrafında bir sürü insan var. Aralarından ak sakallı, çekik gözlü, kafası börklü bir adam çağırıyor genç adamı yanına. Gözlerini gözlerine dikip, çelikten zırhları bile delecek kadar keskin bakışlarıyla “Müslümansın, Türksün, ismin Mete, dilin Türkçedir.” diyor. Defalarca tekrarlıyor bu sözü: “Müslümansın, Türksün, ismin Mete, dilin Türkçedir.”

(…)

Uyandığında etrafında yine aynı insanlar. Ak sakallı dedeyi arıyor gözleri; ama bulamıyor. Anlıyor ki gördükleri rüyaymış. Derken o ihtiyarın söylediği sözler geliyor aklına ve aniden yatağından doğrulup bağırmaya başlıyor: “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir!” Doktor bir anda hiddetle gözlerini açıyor ve “Sus! Sen ne Müslümansın, ne de Türksün!” diye karşılık veriyor. Mete şaşırıyor. Meğer doktor Türkçe biliyormuş. Peki, niye o güne kadar konuşmamıştı kendisiyle, niye hep anlamadığı bir dille konuşmuştu? Bunları düşünürken ilaçların da etkisiyle yine dalıp gidiyor.

İlk gün gördüğü rüyayı bir daha görmüyor; ama her gün unutmaktan korkarmışçasına aynı sözleri tekrarlamaya devam ediyor: “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir.” Doktor hiç tepki vermiyor artık. Her gün bir diğerinden farksız bir şekilde geçiyor. Aynı sözler, aynı kişiler, aynı tepkiler…

Günler sonra Mete hastaneden çıkıyor. Kendisine hiç benzemeyen iki kişiyi anne ve babası olarak tanıtıyorlar. Konuştukları dilden hiçbir şey anlamıyor yine. İçindeki ses “Hayır, bunlar senin annen baban değil.” diyor; ama hafızası suskun. “Peki, o zaman benim annem babam kim, şimdi neredeler?” diye soruyor içindeki sese. Cevap alamıyor. Sarılıyor karşısındaki insanlara isteksizcesine. Derken kadının, kendisine “Michael!” diye seslenmesi dikkatini çekiyor. “İşte” diyor, “İşte bu doğru değil!” “Müslüman’ım, Türk’üm, ismim Mete, dilim Türkçedir.” diye haykırıyor karşısındaki insanlara. Onlar da hastanedeki doktor gibi kendi dilini bilmelerine rağmen bunu gizlemiş olacaklar ki; “hayır, sen Hıristiyansın, İngilizsin, ismin Michael, dilin İngilizcedir.” diyorlar.

(…)

Mete, rüyasını unutmaktan çok korkuyor. Her gün “Hıristiyansın, İngilizsin, ismin Michael, dilin İngilizcedir” sözlerini duymaktan sıkılmaya başlıyor. İnatla o ilk rüyadan beri tekrarladığı sözleri tekrarlıyor.

(…)

Bir gün annesinin boynundaki haç kolyesine bakarken, harabelerin altından çıktığı ilk gün aklına geliyor. Sözde anne ve babasına: “Beni yıkılan evimize götürün.” diyor. Bulunmasının çok zor olduğunu söyleseler de ısrarla gitmek istiyor.

Ailecek (!) Türk iline gidiyorlar. Harabelerin arasında evlerini ararlarken etraftaki bazı yazılar dikkatini çekiyor. Muhtemelen oradaki işyerlerinin tabelaları… Hepsi toz içinde… Eğilip bir tanesinin üstünü siliyor, ama anlamını bilmediği bir kelimeyle karşılaşıyor. Ardından bir tane daha, bir tane daha… Görüyor ki tabelaların arasında bir tek Türkçe isim yok. Hepsi İngilizce. O güne kadar ısrarla “Türk’üm, dilim Türkçedir.” diyen Mete’nin aklına ilk şüphe tohumu işte oracıkta düşüyor. “Yoksa gerçekten İngiliz miyim?” diye soruyor kendi kendine.

Fikir sancıları çekiyor. “Madem İngiliz’im, neden İngilizce değil de Türkçe biliyorum.” diye soruyor sözde anne ve babasına. Onlar da bir zamanlar kendisinin Türk arkadaşlar edindiğini, onlardan Türkçe öğrendiğini, sarsıntının etkisiyle kendi dilini unutup o dilin hatırında kaldığını söylüyorlar. İnanası gelmiyor; ama inanacak başka bir şey de bulamıyor. Rüyasında gördüğü ihtiyar adamı da unutuyor artık. Dili konusunda sözde anne babasına inanan Mete, dininin Hıristiyanlık olduğuna da inanıyor.

“Hıristiyan’ım, İngiliz’im, ismim Michael, dilim İngilizcedir.” diyor. Yaşayan son Türk’ün adı da viran olmuş vatanıyla birlikte yeryüzünden böylece siliniyor.


Arslan KURTALP

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Türk'e silah çekmek, intihar etmektir...

20/6/2009 Kategori : Yazilarim

Yorum (yok)

                          
Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir, aksidir Türk. Gafil insanlar; bilmezler mi ki, her savaşçının bir silahı, her hükümdarın bir celladı vardır. Türk; kırbacıdır, kılıcıdır, topudur, güllesidir Tanrı'nın... Elidir, ayağıdır, sevgisi, intikamıdır.
Türk, görevini Tanrı'dan almış, binlerce yıl ifa etmiştir. Edecektir... Tanrı buyruğu onunla hayata geçer; onunla dağılır adalet; onunla bulur cezasını suçlu; onunla alır armağanını doğru kişi.


Türk, kainatta var olduğu günden bu yana hakkın ve hakikatin kılıcı olmuştur. Gözü yaşlıların gözyaşlarını O silmiş, eli kanlıların boynunu O vurmuştur.
Onunla gülmüştür bebeler, Onunla dinmiştir mazlumun ıstırabı. "Hakkı tutup kaldırmayı" kendine şiar edinen Türk, kan dökmeyi de bundan dolayı iyi bilmiştir.
Tanrı'nın ulusudur Türk. "Rahim"dir, "Müntakim"dir... Onun içindir ki, Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır...
TÜRK'E DİRENMEK; TABİATA DİRENMEKTİR...
Tabiat Türk'ün ta kendisidir. Türk tabiattır; tabiat Türk'tür. Fırtınadır, kasırgadır, borandır Türk.
Önünde diz çökene tan yelidir; boyun eğene kavak hışırtısıdır yüreğin en derinini okşayan. Yunus gibi, Hacı Bektaş gibi, Ahmet Yesevi gibi gönül erlerini doğuran da; Attila gibi, Timur gibi, Oğuz Kağan gibi bozkurtları dünyaya yetiren de Türk analarıdır.
Bakışları şimşektir Türk'ün. Gönlü bozkır havasıdır en keskininden. Uçsuzdur, bucaksızdır, sonsuzdur hayalleri o bozkırlar kadar. Tozludur, nasırlıdır elleri o bozkırlar kadar...
Altay'ın balasıdır Türk... Altay'dan doğmuş, "ana" demiş ona; ihanet etmemiştir. Tanrı Dağlarının, Ergenekon'un soyundandır. Orkun'un, Selenga'nın, İrtiş'in ak sütünü emmiş; Aral'ın, Hazar'ın gök suyunda yunmuştur O...
Onun için; "tabiat"a direnmek, "öz"e direnmektir. "Öz"e direnmek ise, kainatın bütün gerçekliklerine, tarihin bütün yazdıklarına, bütün derslerine direnmektir. İnsanoğlu tabiata boyun eğmek zorundadır yaşamak için. Onun kurallarına göre yaşam tarzları geliştirmek mecburiyetindedir. Tabiat, gerçekliğin, hakikatin bizzat kendisidir. Tabiat, Türk'ün bizzat kendisidir...
TÜRK'E SİLAH ÇEKMEK; İNTİ-HAR ETMEKTİR...
Niceler denemiştir bunu. Niceler girmiştir yerin dibine kaybedişin en şiddetlisiyle.
Zalimin ecelidir Türk... Eceli gelen namert, Türk'le dalaşır.
Türk'e kılıç çekmek, kaybetmektir... O'na kafa tutmak, zeka geriliğine işarettir. Zira, tarih sayfaları, ona silah çekenlerin kanlarıyla sulanmıştır. Biraz okuyan, geçmişi biraz hatırlayan uluslar, Türk'e karşı davranışlarını yeniden gözden geçirmek zorundadırlar.
Peygamber sabrı vardır Türk'te. İç direnç mükemmeldir. Ama bardağın taşma noktasında, büyük bir infilak başlar. Volkanlar kaplar dört bir yanı; kandan nehirlerde boğulur alçak...
Türk'e silah çekenin başarı şansı, galibiyet ihtimali yoktur. "Savaş"ın babasıdır O... "İt dalaşı", Onunla "Bozkurt Vuruşu"na dönüşmüş; adına "Savaş" denmiştir. Savaşın yaratıcısına savaş açmak, ancak ahmakların işi olacaktır.
Ey Türk! Sen Tanrı'nın gölgesisin; sen tabiatsın, sen SAVAŞSIN... Al silahını artık eline. Çıksın oğullar yuvalarından Ergenekon'dan çıkarcasına. Kana boyansın yedi iklim. Yarılsın yerin bağrı. Kopsun kıyamet. Yetsin artık tutsaklığın... Yeter artık beklediğin...
Çünkü;
Türk'e karşı durmak, Tanrı'ya karşı durmaktır,
Çünkü;
Türk'e direnmek, tabiata direnmektir,
Çünkü;
Türk'e silah çekmek, intihar etmektir...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

ŞEHİDİM

19/6/2009 Kategori : Yazilarim

Yorum (1)

  


ŞEHİDİM
Bayrak dedin…Vatan dedin…Ezan dedin.Korkmadın mermiden,bombadan…Korkmadın onurunu korurken soysuzların hücumundan…Korkmadın haksızlıklar karşısında haykırmaktan…Sen dilsiz şeytan olmaktan korktun…Vatana ihanetten korktun… Emanet olan Bayrağımıza ihanetten korktun.Ama korkmadın;göğsünü kurşunlara siper etmekten… Kim bilir o gün sorumluluğunu duyduğun ülkün olmasaydı… adı şanı unutulmuş olabilirdin…Ve kim bilir belki de seni,senin gibileri tanıma olgunluğuna erişemezdik… Yaşasaydın turan sevdan ile düşler kuracaktın.Hayallerin hakikat olduğunu görecektin. Ama sen …senin arkadaşların sizler aslında yaşıyorsunuz…Cisminiz aramızda değil ama…uğruna can verdiğiniz dava ile yaşıyorsunuz…Anılarda yaşıyorsunuz.Yüreklerde yaşıyorsunuz…

Sen ÖNKUZUM…Sen KÜRŞADIM…Sen VELİCANIM…Sizler…saymalara sığmayan binlerce şehidim.Kahpe kurşunlara,hain saldırılara dağ gibi karşı duran…Yel gibi esen ülkü erlerim…Soyunun onurunu korumaktan başka dert bilmeyen…Bayrağına uzanan eli kırmaktan başka amacı olmayan yiğidim…Yastığı taş,yorganı kar olan,yel olan şehidim…Şehidlerim.Trabzon’dan K.Maraş’tan, Kars’tan,Manisa’dan…Kışın karı delip çıkan kardelen çiçekleri gibi zulme ihanete,nankörlüğe karşı yurdumun dört bir tarafından göğe yükseldiniz…Burçlarıma uzanan orak çekiçleri kırdınız…Yıkılmaz bilinen duvarları yıktınız.her biriniz alperenlik hayal etmiştiniz…ama ALLAH’ın en yüksek makamlarına uçtunuz…Şehadet şerbetini içtiniz.ölümsüzlüğe ulaştınız… Allah sizler için “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyn,hayır onlar diridirler,ama siz farkında değilsiniz” demiyor mu?Sizler bu sebeple ölümsüzleştiniz.şanssız olan bizleriz…
“Müminlerden öyle erkekler var ki Allah’a verdikleri sözde durdular.Onların kimi adağını yerine getirdi.Şehit oluncaya kadar çarpışacaklarını adamışlardı.Çarpıştılar ve şehit düştüler.Kimi de şehitlik beklemektedir.”ayetini kendinize düstur yaptınız.Sözünüzde durdunuz…şehitler ordusuna katıldınız.

Senin davaya yaptığın hizmete ulaşmaya çalışanlar var.Yolunda gidenler var…Sen…Senin gibi bütün şehitlerimiz unutulmadınız.Hayat gailesi bizleri fazlasıyla meşgul etsede sizler unutulmazsınız…Sizler unutulmadınız.Fakat o günler unutuldu…
Bazı gaflet içindekiler o günleri unutmuş olacaklar ki! Şimdilerde sık sık yine devlete,bayrağa ellerini dillerini uzatanlar var…Bayrağıma,şehitlerimin son örtüsüne; başkasının bayrağı diyen hainler türedi…

Bayrak dediğin kırmızı bez parçası diyebilen beyin özürlüler yetişti …Yeni Cumhuriyet hayalcileri türedi…Şahadeti tartışanlar ortaya çıktı.
İhanet;çeşitli renkte,çeşitli kılıkta karşımıza gelmeye başladı…Dinimi ihanet kullananlar çoğaldı.İnsan hakları,özgürlük kavramları eşkıya uşaklarına satılmışlara kalkan oldu…senden başka kimse soramıyor şehidim…Bu beş bin kişinin yaşama hakkı yok muydu diye… Kimse soramıyor…Onlara insan hakları yok muydu…C5’lerde işkenceler insan hakları adına mı yapılmıştı?Yine senin davanı sen yücelteceksin şehidim.Senin yüzün hürmetine.

Senin hatıran hürmetine Senin emanetin hürmetine. Alçaklardan hesabı yine sen…Ülkücü genç soracaksın…Gaflet,ihanet ve hatta hıyanet içinde olanları yine sen yola getireceksin…Ama bu deva silahınla değil…Bilginle…Kafanla.Bozkurt damgalı Türk tescilli bilimsel buluşlarınla…Sen ülkücü gencim…Dün şahadete koşanlar gibi cehaletin,ihanetin üzerine geleceksin.Ya şehit ya gazi olmaktır senin hedefin sabret,çalış…çünkü şimdi gökyüzündeki şehitlerime imzanı taşıyan roketler füzeler atmalısın.Ellerin bilim,kitap kalem tutmalı…Kaleminle destan yazmalısın…Satılmış uşaklara verilecek dersler var.Dün şahadetinden ders almayanlar bugün ilminden onurundan ,bilginden ,sabrından ders almalıdırlar.

Bayrak uğruna Allah katındaki şehidim. Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak… Gülümse bizlere… Gülümse Bozkurtlara… Gülümse bizlere… Gülümse alperenlere… Gülümse ülkü ordusuna… Gülümse kan ile vatan yazanların çocuklarına…analarına …babalarına…senin ruhun şad olsun…Yeni şahadetleri yeni şehit namzetleri hazır…ama Allah o günleri bir daha bu millete yaşatmasın …Mavi göklerim beyaz ve kırmızı süsten mahrum olmasın…Gerektiğinden mabedime uzanan namerdin eline uzanacak ruh,inanç dağ gibi büyüyor.Ocaklarda yeşeren bu filizler dağ dağ,orman oldu…Bilmeyen öğrensin duymayan duysun…Türk düşmanları başlarına geleceği düşünsün…sen rahat ol şehidim…






Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz